Bir Doktorun Unutmadığı Şey: İnsanlık
Ona gittiğim o ilk gün…
Hayattan vazgeçmenin tam eşiğindeydim.
Ama bu, “biraz daha dayanırım” denilen eşiklerden değildi.
Bu, insanın içinden yaşama isteğinin sessizce çekildiği yerdi.
Aylarca üst üste öyle büyük acılar yaşadım ki…
Ne olduğunu bile anlayamadan sürüklendim.
Teşhisi konulamayan, dünyanın en nadir hastalıklarından biri gelip beni bulmuştu.
Ama “gelmek” kelimesi hafif kalıyor.
Bu bir geliş değildi.
Şakk diye.
Tokat gibi.
Hayatımın tam ortasına.
Önce omurgamdan başladı.
Şiddetli ağrılar…
Minik minik kopan kemikler…
“Tümör mü?”
“Nodül mü?”
Kimsenin karar veremediği,
Benimse kendimi bir deney tahtası gibi hissettiğim günler…
Yürüyemiyordum.
Oturamıyordum.
Yatamıyordum.
Kalkamıyordum.
Robot gibi yaşıyordum.
Ani bir hareket yapmamaya çalışarak,
Kendimi koruyarak…
Ama olmuyordu.
BT’ler…
MR’lar…
Sintigrafiler…
PET’ler…
Biyopsiler…
Kutu kutu ilaçlar.
Yüksek doz ağrı kesiciler.
Antidepresanlar.
Ağrı bantları.
Acilde alınan morfinler…
Bir yerden sonra ağrı kesicilere değil,
ağrısız geçen dakikalara bağımlı hâle geliyorsun.
Hayattan vazgeçmek sandığınız kadar dramatik olmuyor.
Ne bağırıyorsunuz.
Ne ağlıyorsunuz.
Sadece içinizden çekiliyorsunuz.
O gün ben tam oradaydım.
Hayatla aramdaki ipin koptuğu yerde.
Bir adım daha atsaydım, geri dönüş yoktu.
İçimde umut yoktu.
Ama daha kötüsü şuydu:
Umudu arama isteğim bile kalmamıştı.
Ağrı dediğin şey insanı ele geçiriyor mu?
Geceyle gündüz arasındaki farkı siliyor mu?
Nefes almayı bile bilinçli bir çabaya dönüştürüyor mu?
Dönüştürüyormuş.
Aldığım her nefes dert oluyordu.
Nefes almak yaşamak değildi artık.
Bir sonraki acıya biraz daha dayanmak demekti.
Bedenim bana bir şey söylüyordu.
Net.
Sert.
Acıtarak.
Ama kâğıtlar susuyordu.
Şüphelendikleri hastalık, dünyada nadir görülen bir hastalıktı:
Langerhans Hücreli Histiositoz.
Yaşadıklarım birebir uyuyordu.
Ama bunu doğrulayan tek bir patolojik rapor yoktu.
Yani ben kırılıyordum…
Ama bilim “bekleyelim” diyordu.
Beklemek…
İnsanı bilinmezliğin ortasında bir yaprak gibi savuruyor.
Ne tutunacak dal var,
Ne düşeceğin yer belli.
Kemiklerim nefes alırken kırılıyordu.
Hapşırırken.
Öksürürken.
Uykuda dönerken.
Çığlık atmadığım günler,
Benim için “iyi gün” sayılıyordu.
Acilde morfin alıp eve geldiğimde,
“Oturur vaziyette de olsa uyuyabildim” diyordum.
Ve sonra…
O kemik biyopsisi geldi.
Hayatımda ilk defa,
Bir acının insanı bu kadar küçük düşürebileceğini öğrendim.
Ne lokal anestezi…
Ne ağrı kesiciler…
Hiçbiri işe yaramadı.
Tomografinin içine yatırıldığımda,
Kendimi kurbanlık bir koyun gibi hissettim.
Dar.
Soğuk.
Kaçacak yer yok.
Kemik biyopsisi kâğıt üzerinde tıbbi bir işlem.
Gerçekteyse…
İnsanın sınırlarının tek tek yoklandığı bir yer.
Ve o matkap sesi…
O sesi duyan, bir daha unutamaz.
Ben unutamadım.
Kemikten parça alıyorlardı.
Ama bana sorarsanız,
Bedenimden değil,
dayanma gücümden parça alıyorlardı.
Bağırdım.
Çığlık çığlığa bağırdım.
Elimi tutan radyologların ellerini öyle sıktım ki…
Morardılar.
Kanadılar.
Acı öyle bir şey ki…
İnsan reflekslerini kaybediyor.
Ne yaptığını bilmiyorsun.
Sadece kaçmak istiyorsun.
Ama kaçamıyorsun.
Tomografinin içinde,
Bağırta bağırta yaptılar o işlemi bana.
Dışarıda sesimi duyan insanlar şaşkına dönmüş.
“İçeride ne oluyor?” diye sormuşlar.
İçeride olan şuydu:
Bir insanın sınırları parçalanıyordu.
“Öldürün beni!” diye bağırdım.
Gerçekten.
Bu bir mecaz değildi.
Bir isyan değildi.
Bir abartı hiç değildi.
O an gerçekten ölmek istedim.
Çünkü insan bazen ölmeyi kurtuluş sanıyor.
Ama acı bitmedi.
Derinleşti.
Ben kurtulmak için çırpınırken,
Daha da içine gömülüyordum.
Ve ölüm…
İlk defa o gün,
Bir fikir olmaktan çıktı.
Bir seçenek gibi durdu karşımda.
Sessiz.
Soğuk.
Ama rahatlatıcı.
“Biter” diyordu.
“Her şey biter.”
O bir saatlik acı,
Beni hayattan soğuttu.
Ama sadece hayattan değil…
İnsanlıktan.
Umuttan.
Yarından.
İşlem sonrası sedyede,
Hıçkıra hıçkıra ağlarken
Bir daha hastaneye girmeyeceğime,
Bir daha ne olursa olsun biyopsi yaptırmayacağıma dair
Büyük büyük laflar ettim.
Günler geçti.
Ama o acının sonunda gelen patoloji yine sessizdi.
Hiçbir şey çıkmadı.
Çektiğim acı yanıma kâr kaldı.
Ağrı kesicilerim tükeniyordu.
Kalçamdaki tümör hızla büyüyordu.
Yürümek her geçen gün zorlaşıyordu.
Ve acilde artık bana
“Onkoloji hastasısın” denilerek
Müdahale bile edilmiyordu.
Tam o hâlde…
Bir dostumun ısrarını kıramadım.
İstemeden.
Umutsuzca.
Önyargıyla…
Prof. Dr. Mehmet Sinan Dal’ın kapısından girdim.
Suratım asıktı.
Kalbim kapalıydı.
Bakışlarım boştu.
Bitik kelimesi vücut bulmuş hâlimdi.
Ve o an…
Onu gördüm.
Ayağa kalkmış,
Dağ gibi karşımda duruyordu.
O ilk tokalaşma…
O ilk bakış…
O ilk gülümseme…
İnsanın içine işleyen cinsten.
Kapısını kapattı.
Zaman verdi.
Gerçek zaman.
Raporlara baktı.
Ablamı dinledi.
Sonra bana döndü.
Ben anlatmak istemedim.
Çünkü anlatmak, yeniden parçalanmaktı.
Sadece şunu söyledim:
“Hocam, çok yoruldum.”
Bana baktı.
Ve ilk defa bir doktorun gözlerinde
sorumluluk değil, sahiplenme gördüm.
“Seni çok yormuşlar” dedi.
“Çok hırpalamışlar.”
“Korkma.”
Bu kelime…
Aylar sonra ilk defa içime değdi.
“Bu hastalık ne olursa olsun,” dedi,
“bir akıllı ilaca bakar.”
“Senin ne yaşadığını bulacağız.”
“Ve seni daha fazla incitmeden yol alacağız.”
O an…
İçimde bir şey çözüldü.
Uzun zamandır ilk defa
Yalnız olmadığımı hissettim.
Teslim oldum.
Ama tükenmişlikten değil.
Güvenden.
Sonrası yine kolay olmadı.
Yine ağrılar…
Yine kırıklar…
Yine biyopsiler…
Yine ameliyatlar…
Ama artık karanlıkta değildim.
Çünkü biri vardı.
Ne zaman ihtiyaç duysam ulaşabildiğim.
7/24 orada olan.
Bir doktor değil sadece.
Bir yol gösteren.
Bir omuz.
Bir komutan.
“Nasıl olsa Sinan Hoca var” diyordum.
“Sinan Hoca halleder.”
“Sinan Hoca kurtarır.”
Aylarca aynı hastanenin koridorlarında yürürken
Şuna tanık oldum:
Dokunduğu her hayat,
Biraz daha aydınlanıyordu.
Kiminle konuşsam aynı şeyi söylüyordu:
“O bir melek.”
Ve mucize oldu.
Hâlâ teşhis yok.
Hâlâ tümörler var.
Ama iki yıldır…
Uyuyorlar.
Ben ise hayata yeniden tutundum.
Bunun adı sadece tıp değil.
Bunun adı sadece şans değil.
Bunun adı:
Bir doktorun insan olmayı unutmaması.
Benim hayatıma dokunmadı.
Hayatıma imzasını attı.
Ve onu doğuran, büyüten anne babaya…
Ne mutlu.
Yeryüzünde bir insanın hayatına
Böyle dokunabilen bir evlat yetiştirmek…
Ne büyük gurur.
Ne büyük onur.
Ne şanslıyım ki hâlâ onun hastasıyım.
Onun gibi bir komutan varken
Gelecek hiçbir hastalıktan korkmuyorum.
Çünkü biliyorum…
O halleder.
O kurtarır.
Buket Kartal
#LangerhansHücreliHistiositoz #KemikTümörü #Hematoloji #MehmetSinanDal #BuketGündüz #Kanser
Okuyucuların Görüşleri