Kanal İstanbul’a Değil, Güvenli Bir İstanbul’a İhtiyacımız Var
Türkiye bir deprem ülkesidir. Bu gerçek, İstanbul için çok daha yakıcı bir hakikate dönüşmüştür. Zira İstanbul, sadece tarihiyle, kültürüyle, nüfus yoğunluğuyla değil, aynı zamanda ciddi bir risk coğrafyasında bulunmasıyla da gözümüzün önünde duran bir kırılma hattıdır. Buna rağmen, ülke gündemini yıllardır meşgul eden Kanal İstanbul gibi mega projeler, bu gerçekliğin üzerini örten, halkın acil ihtiyaçlarını yok sayan bir “prestij inadı”na dönüşmüştür.
İstanbul’un ihtiyacı, toprağının yarılmasını bekleyen yapay bir kanal değil; zemini sağlam, binaları dayanıklı, altyapısı güçlendirilmiş, depreme dirençli bir yaşam alanıdır.
Kanal İstanbul Neyi Amaçlıyor, Neyin Üzerini Örtüyor?
Kanal İstanbul’un savunucuları projeyi “lojistik devrim”, “boğaz trafiğine çözüm”, “jeopolitik vizyon” gibi ifadelerle süslemeye çalışıyor. Oysa uzmanlar, bu projenin sadece ekonomik değil, ekolojik, jeolojik ve sosyal olarak da büyük bedeller doğuracağını yıllardır dile getiriyor. Küçükçekmece Gölü’nden Karadeniz’e uzanacak bu yapay kanal, İstanbul’un zaten sınırlı olan tatlı su kaynaklarını tehdit edecek, yer altı su dengelerini bozacak, binlerce yıldır ayakta kalan tarihi dokuyu tahrip edecek ve bölgedeki doğal yaşamı altüst edecek.
Ancak daha önemlisi, Kanal İstanbul için öngörülen 75-100 milyar TL’lik bütçenin, İstanbul’un kentsel dönüşüm ihtiyacı gibi hayati bir meseleye aktarılmaması, bir “öncelik krizi”dir.
Deprem Gerçeği Ortada, Peki Neden Göz Yumuluyor?
İstanbul’da milyonlarca insan, 1999’dan beri “bir gün olacak” denilen büyük depreme karşı savunmasız yaşamaktadır. Yüz binlerce bina, bilimsel olarak riskli görülmektedir. Özellikle Avcılar, Zeytinburnu, Esenler, Küçükçekmece gibi ilçelerde, zemin yapısı zayıf ve yapı stoğu eski olan yerleşim birimleri adeta tabut niteliğindedir. 2023 Kahramanmaraş depremlerinde tanık olduğumuz gibi, saniyeler içinde binlerce bina yıkılabilir, on binlerce insan göçük altında kalabilir.
Hal böyleyken; devletin, kaynaklarını Kanal İstanbul gibi tartışmalı projelere değil, İstanbul’da hayat kurtaracak kentsel dönüşüme yönlendirmesi bir tercihten öte, ahlaki ve insani bir zorunluluktur.
Halka Rağmen Değil, Halkla Birlikte
Bu ülkenin insanı, artık üstten dayatmalarla değil, birlikte karar verilmiş politikalarla yönetilmek istiyor. Bir kentin kaderini belirleyecek ölçekteki projeler, halkın görüşü alınmadan, bilimsel değerlendirmeler dikkate alınmadan hayata geçirilmemeli. Kanal İstanbul projesine karşı çıkan milyonlarca insan, bu konuda kolektif bir irade göstermiştir. Ne yazık ki bu irade bugüne dek göz ardı edilmiştir.
Kentsel dönüşüm ise tam tersine, halkla birlikte yürütülmesi gereken, sosyal adaleti gözeten, yerinden etmeden, rantsal değil yaşamsal dönüşümleri hedefleyen bir süreç olmalıdır. Bu noktada sadece beton ve demir değil, toplumsal dayanışma ve yerel katılım da inşa edilmelidir.
Bir Seçim Yapmalıyız: Betonun Gururu mu, Halkın Güvenliği mi?
Türkiye’nin kaynakları sınırlıdır. Her harcanan kuruşun bir anlamı ve hedefi olmalıdır. Kanal İstanbul’a harcanacak milyarlarca lira ile İstanbul’un en riskli ilçelerinde binlerce bina güçlendirilebilir, yeni okul ve hastaneler yapılabilir, olası bir afete karşı binlerce insanın hayatı kurtarılabilir.
Bugün hâlâ Kanal İstanbul’a yatırım yapmakta ısrar etmek, yarın yaşanacak bir facianın hazırlıklarına sessiz kalmak demektir. Oysa biz, geleceğimizi kurtaracak iradeyi bugün gösterebiliriz.
Çünkü İstanbul’a kanal değil, güvenlik; reklam değil, yaşam hakkı; beton değil, insan gerekir.
Okuyucuların Görüşleri