Rakipleri Susturulan Bir Ülkenin Hikâyesi
Türkiye, bir süredir sadece ekonomik göstergelerde değil, toplumsal ruh halinde de ağır bir çöküş yaşıyor. Günlük hayatta, sosyal medyada, sanat alanlarında ya da sokak sohbetlerinde tek bir cümle yankılanıyor: “Ülke bu durumdayken…” Bu cümle, artık bir duygu değil; bir tutum, bir tavır, bir geri çekilme biçimi. İnsanlar konser vermek istemiyor, bir etkinlik düzenlemekten kaçınıyor, bir şey paylaşmaktan geri duruyor. Çünkü bu ülke hâlindeyken bir şey yapmak artık neredeyse ayıplanır hâle geldi.
Bu yalnızca bir ruh hâli değil, bir sonuç. Ve o sonucun kökeni siyasetteki açık tıkanıklıkta yatıyor. Bugün Türkiye’de halk, seçimlere gitmeye hazırlanırken, muhalefetin önde gelen tüm isimleri ya cezaevinde ya gözaltında ya da yargı tehdidi altında. Selahattin Demirtaş yıllardır cezaevinde tutuluyor; yalnızca muhalif olduğu için değil, temsil ettiği milyonların sesini taşıdığı için. Ümit Özdağ, sokakta söylediği her söz nedeniyle gözaltına alınabiliyor. Ve Ekrem İmamoğlu… İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin halk nezdindeki sembol ismi, milyonların cumhurbaşkanı adayı olarak gördüğü kişi… Bugün cezaevinde.
Bu, basit bir yargı süreci değil. Bu, siyaseten tasfiye edilen bir geleceğin ifadesi. Çünkü seçimlerin en güçlü adayı artık sandıkta değilse, o seçimin adı seçim olmaktan çıkar. Erdoğan’ın rakiplerinin sistemli şekilde etkisizleştirilmesi, Türkiye’de sandığı bir vitrinden ibaret kılıyor. Seçim öncesi ilk tasfiye rakiplerin değil, halkın seçme hakkının oluyor aslında.
“Ülke bu durumdayken” diyerek susan milyonlar, farkında olmadan bu suskunluğun devamına katkı sağlıyor. Her iptal edilen etkinlik, her ertelenen söz, her yutulan cümle; bu sistemin güçlenmesine hizmet ediyor. Bu bir tercih değil, giderek kolektif bir sessizliğe dönüşen tehlikeli bir alışkanlık. İnsanlar kendi içlerine kapanıyor, sokağa çıkmak istemiyor, yazmak istemiyor, konuşmak istemiyor. Ve belki de en tehlikelisi: hissetmek istemiyor.
Bugün Türkiye’de sadece siyasi rakipler değil, umut da tasfiye ediliyor. Umut; bir ülkenin üretme gücüdür, direniş refleksidir, iyileşme cesaretidir. Ve bu güç kayboldukça sadece muhalefet değil, toplumun tamamı yeniliyor.
Şimdi sormak gerekiyor: Rakiplerini hapse atan bir liderle seçime gitmek, seçim midir yoksa bir gösteri mi? Cevabı bilmek için hukukçu olmaya gerek yok. Sadece vicdan sahibi olmak yeterlidir.
Eğer bugün hâlâ yazabiliyorsak, konuşabiliyorsak, itiraz edebiliyorsak; bunu yapmalıyız. Çünkü özgür olmayan bir ülkede yalnızca oy pusulaları değil, kalpler de mühürlenir. Bu hikâye hâlâ yazılmaya devam ediyor. Ama sonunu kim yazacak: baskıya boyun eğenler mi, yoksa sesini kaybetmeyi reddedenler mi?
Okuyucuların Görüşleri